Yeşilin her tonu ile Diyarbakır

Es-selamu aleykum

Uzun zamandır buralara (belirli sebeplerden ötürü)uğrayamadığımı biliyorum. Bu açığı kapatmak için gayret edeceğim inşaallah. Evet, bismillah deyip başlayalım.

Bugün size 2 gece bir gün kaldığımız Diyarbakır turundan birkaç bir şey aktarmak istiyorum. Özellikle de olumlu yönde bir bakış açısı kazandırırsam benim için en büyük mutluluk bu olur. Inşaallah ileri de Türkiye turu ile bu seyahat hayalimi genişletirsem sizlere de her şeyiyle hissettiklerimi aktarmak çok isterim.

08.03.19 tarihinde 22.00 civarı yola çıktığımızda açıkçası yolumuz max 9 saat sürecek diye tahmin etmiştim. Lakin aşırı güvenlik önlemleri sebebiyle yaklaşık olarak 11 saati buldu. Erzurum, Bingöl de mola verdik. Verdik ama nasıl bir kar var anlatamam size. Siz deyin dize kadar ben diyeyim evlerin çatısını geçmiş. Alışkın olmayınca insan adapte olamıyor soğuğa. Bir de gece ayazı gördük desem sanırım o soğuğu oturduğunuz yerden hissedersiniz. Egeli olduğum için kar biz de çok nadir görülüyor, 10 yılda bir işte.. E haliyle ılıman iklime alışmışız kar görünce uzaylı gören masum köylüye dönmem birazcık normal sanırım. Ne yalan söyleyeyim Erzurum’dan uzaklaştıkça aklımda tasvir ettiğim doğu manzarası git gide güzellik kazanmaya başladı. Çok büyük yatırımların olduğuna bizzat şahit oldum. Diyarbakır’a vardığımızda yeşilliğin her tonu ile karşılaştık elhamdülillah. Trabzon da yeşil ama Diyarbakır deyince aklıma hiç böyle bir manzara gelmemişti açıkçası. Bahar gününden kalma bir gün vardı. Kendisi sıcak, insanları sıcak bir memleket Diyarbakır… Medyanın bizlere gösterdiğinin binde biri nerdeyse. Evet, ilk önce zil çalan karnımızı doyurmak için Diyarbakır evine gittik. Sur projesi adı altında restorasyon çalışmaları vardı. Savaşın çirkin yüzü ile bir kez daha karşı karşıya geldik. Diyarbakır’a özel bir şey olmayan ama mideme bayram ettirecek olan gözleme yemeği tercih ettim. Akşam için de et sevenler için ciğeri önerebilirim. Lakin ben et çok tüketmeyi sevmiyorum. Cafeden ayrılırken merakınız üzerine çevredeki kliseleri tanımamızda orada çalışan bir abi bize rehberlik etti. Ali Paşa mahallesinde bulunan Surp Sarkis Kilisesi Ermeni Gregoryen Cemaati Vakfı adına kayıtlı ve katolik Ermenilere ait bir kiliseymiş. Kilise, Çeltik Kilisesi ve Hızır İlyas Kilisesi olarak da anılmaktadır demişti. Kilisenin tarihi yazılı kaynakların yetersizliği ve kitabenin olmayışı nedenlerinden ötürü yapılış tarihi bilinmiyormuş. Plan ve mimari özelliklerine bakılarak da 16. Yüzyıla tarihlendirildiğini bizlere anlattı. 4 ayaklı minareyi ziyaret ettik daha sonra. Onun da tarihi kısaca 1500 yılında Akkoyunlu Kasım Bey tarafından yaptırılmış. Şeyh Mutahhar Cami dört sütun üzerinde inşa edilmiş minaresiyle ünlüymüş. Cami sıra sıra sihay ve beyaz taşlardan yapılmış. Yürüyerek merkezden başlayarak tarihi yerleri gezmeye çalıştık. Gezerken bir yandan da ikram edilen fındıklı dibek kahvesini içmeden geçmedik. Diyarbakır’a özgü olan bu kahve açıkçası ben de bağımlılık yapmıştı.:) Neyse neyse kahve bahsini geçiyorum. Yolunuz mutlaka Diyarbakır’a düşerse deneyin derim. Evet efendim sırada ulu camii var. Bahsettiğim bu tarihi camii Hz.Ömer (r.a) döneminde 639 yılında şehrin merkezindeki en büyük mabed olan Martoma Kilisesinin bulunduğu yere yapılmış. Sonrasında ise 1091 yılında Büyük Selçuklu Hükümdarı Melikşah’ın emri ile büyük bir onarım gördüğünü, değişik dönemlerde çok kez tadilat ve eklentilerle bugünkü şeklini aldığını kitabelerinden haber almaktayız. Büyük Selçuklu hükümdarı olan Melikşah, Nisanoğulları ve İnal, Anadolu Selçuklu hükümdarı olan Gıyaseddin Keyhüsrev, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan,Artuklular ve Osmanlı padişahlarının çoğuna ait kitabeler caminin muhtelif yerlerinde bize tarihimizden izler bırakmış. Diyarbakır Ulu Camii, İslam âlemince 5. Harem-i Şerifi olarak kabul görülmüş. Tarihin her döneminde ibadet merkezi olarak kullanılan tarih imzası olan Ulu cami Diyarbakır’daki en büyük topluluk. Bu yapının iki camisi (Hanefiler ve Şafiler Bölümü), iki medresesi (Zinciriye ve Mesudiye ), doğu-batı minaresi,maksuresi, abdesthane kısımlarından oluşmakta ve bütün bu külliyenin ortasında büyük dikdörtgen bir avlu yer almakta. Camiye giriş üç ayrı girişten sağlanıyor. Doğu tarafında bulunan kapıya ana (taç) kapı deniyor. Ulu caminin planı dikdörtgen şeklinde ve çok sütunlu. Ulu cami avlusunda bulunan 800 yıldan fazla bir geçmişi olan güneş saati caminin bir özelliği haline gelmiş.. Bir metre kadar yükseklikteki yuvarlak bir mermer üzerinde bulunan demir parçasının, güneşin dönme hareketiyle birlikte etrafında dönen gölge sayesinde zamanı bildirmekteymiş. Bu saat başlıklı bir adet sütun üzerine yerleştirilmiş , güneşin hareketlerine göre zamanı haber veriyormuş. Sibernetiğin babası olarak kabul edilen ünlü bilgin El-Cezeri’nin yaptığı tarihi güneş saatinin, öncesinde caminin dışındaki meydanda bulunduğu biliniyormuş. Sonraları içeriye almışlar. Diğer bir durağımız ise Hz.Suleyman camii idi. Camii’nin diğer adı da Nasiriye Kale Camii. 1155-1169 yılları arasında Nisanoğlu Ebul Kasım tarafında yapılmış. Camii’nin bitişiğindeki Halit Bin Velid’in oğlu Süleyman ile Diyarbakır’ın Arap’lar tarafından alınması sırasında şehit düşen diğer sahabeler yatmaktaymış. 27 isim zikrediliyor. Ağızda tat bırakan bir şey varsa o da orada namazı farklı mezhepler ile kılmak. Inanın farklı insanlar tanımak, kültürlerini tanımak benim için sevinç kaynağı. Camii sonrasında müzeye girdik. Müzenin içi geniş bir alandan oluşuyor. Açıkçası müze hakkında detaylı bilgi edinemedim. Ama Diyarbakır da 5 tane önemli müze olduğunu öğrendim. Onu da siz araştırın artık. 🙂 Sondan bir önceki durak yerimiz Diyarbakır`ın Osmanlılar tarafından alınmasından sonra üçüncü vali olan Sokullu Mehmet Paşa’nın oğlu Vezirzade Hasan Paşa tarafından 1572 ve 1575 yılları arasında yaptırıldığı Hasan Paşa Hanı idi. Günün sonuna yaklaşırken Dünyanın en eski ve en sağlam surlarından olan Diyarbakır kalesine gittik. Çin Seddi’nden sonra en uzun surmuş. Internetten edindiğim bilgiye göre “Diyarbakır kalesi,5.700 metre uzunluğunda,10-12 metre yüksekliğinde, 3-5 metre,82 adet burcu,4 yöne açılan ana kapıları bulunmaktadır.Burçlar üzerindeki görkemli kabartmalar ve kitabeleriyle dünyanın ender kalelerindendir.

Son olarak şunu söylemeliyim ki Diyarbakır gerçekten çok büyük bir şehir. Herhalde en işlek ve her şeyin mevcut olduğu ofis caddesi de en meşhur caddesiymiş. Öyle kulaktan dolma medyanın tasviri ile Diyarbakır’ı kötüleyen şeylerin aksine bir sıkıntı ile karşılaşmadık hamdolsun. Unutmayalım ki Türkiye 82 milyon ile Türkiye’dir. Biz Türk-Kürt vatandaşları arasında mevcut ırk, dil, din ve mezhep farklarını istismar ederek onları düşman kutuplar haline getirmek isteyen zihniyetin karşısına çıkmalıyız.

Vesselam..

Reklamlar

Kur’an gerçekten bize yeter mi?

Es-selamu aleykum,

Kendimize gelelim, silkelenip ayağa kalkalım diye bugün de Müslümanlarda tekrar Müslüman bilinci oluşturmak için günümüzde 2. olarak en çok bahsi geçen konuya değinmek istiyorum. Evet hadis, sünnet günümüze kadar doğru ulaşmış mıdır? Sünnetin ve hadisin Kur’andaki yeri nedir? Buhari ve Müslim birer insandı, insanlar hata yapabilir biz neden Kur’an varken onlara itaat edelim?? Bla bla bla… Evet sevgili dostlar, Kur’an bize yeter diyenlerde bugün.:)

Öncelikle sünnetin sözlük anlamı, “yol, gidiş, tabiat, prensip, kanun” demektir. Terim anlamı ise,Peygamber Efendimizin (s.a.v) söz ve fiillerinin ve takrirlerinin tümü mânâsına gelir. Takrir, bir konuda sükût etmekle, o işi reddetmemek demektir. Hadis ise sözlükte, yeni anlamına geldiği gibi hikâye, rivayet, tarihî malumat manasına da gelmektedir. Ancak kelimenin ağırlık kazanan manası “söz ve haber” dir. Zaten Kur’an-ı Kerim’de de genellikle bu manada kullanılmıştır. Gerekli tanımları yaptıktan sonra zamanını boşa geçiren, günümüzde yaşanan önemli olayları görmeyip kuru gürültüden sayılan bu mevzuları dillendirip bu uğurda çalışan insanları Allah’a havale edip yazıma devam ediyorum. Asla bu konularda tartışmaya girmem diyemem ama girmemeye özen gösteririm. Bugüne kadar onları zaten ikna eden yoktur diye düşünüyorum. Olsaydı şayet en basitinden imanın 6 hükmündeki peygambere iman kısmını atlamazlardı. Bu tedavisi olmayan bir kanser gibidir aslında. Hatta bulaşıcı bir hastalıktır, kendimizi bu tür insanlardan korumalıyız. Çünkü birilerini ikna etmeye çalışırken kendimizi şeytanın ağına kapılmış olarak görebiliriz maazallah. Aman dikkat edelim. Allahu Teala Rasulüne, “insanlara vahiy edileni açıklayasın” ve Rasülü hakkında,“o kendi arzusuna göre konuşmaz” diye buyurması hadisi şeriflerin Kur’an’ın ayrılmaz bir parçası olduğunun apaçık beyanıdır.
Ayrıca “Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir.”
[Haşr / 7] emrini de inkâr etmek olur.
“Hadisler, delil değildir.” demek, Kur’an benim için delil olamaz demektir. Müslim’de olan bir hadis, Buhari’de olmayabilir, Buhari’de olan bir hadis de, Müslim’de olmayabilir. Kütüb-i sitedeki diğer hadisler de böyledir. Birinde olup ötekinde olmayan hadisler, elbette olur. Hepsini bir hadis âliminin kitabına yazması gerekmez. Bizler çok bilgili olduğumuzu zannedip sanki Buhari ve Müslim bizim sınıf arkadaşımız gibi bir imaj veriyor ve bu yorumları bir kafede bir bankta gayet rahat bir şekilde yapabiliyor olmaktan bir gram utanç duymuyoruz. Bir de bununla övünüp üstüne üstlük Kur’an bize yeter mantığı ile ispat etmeye çalışıyoruz. En kötüsü de işimize gelmeyen hadisleri de “yok canım peygamber demez öyle” deyip bacak bacak üstüne atıyoruz.. Allah muhafaza, Allah bize şefkat tokadını atıverir o zaman hakikati görürüz kardeşler..

Zaten bilindiği üzere namazın rekâtları, farzları, vacibleri, namazı bozan hususlar gibi çok şey, Kur’an-ı kerimin emrine uyularak, hadis-i şeriflerle bildirilmiştir. Hadis-i şerifleri delil saymamak, Kur’an-ı kerimi delil saymamak olur.
Hadis-i şerifler delil değilse, her şeyin hükmünü Kur’an-ı kerimde nasıl bulacağız? Allah (c.c) “Yalnız bana tâbi olun, yalnız bana itaat edin.” buyurmuyor. “Resulüme de itaat edin.”buyuruyor. Ve günümüze ışık tutan bu hadis adeta bizlerin gerçeği görmesi için nimet. “Şunu iyi biliniz ki bana Kur’an-ı Kerim ile birlikte onun bir benzeri de verilmiştir. Dikkatli olun koltuğuna kurulan tok bir adamın size: Sadece şu Kur’an lazımdır, onda bulduğunuz helali helal, haramı da haram kabul ediniz yeter, diyeceği günler yakındır…” Ebu Davud, Sünnet, 6, İmare 33; Tirmizi, İlim 10)
Yazılacak ve anlatılacak çok şey var belki ama “işimiz vaktimizden çok” prensibi ile olayı dallandırmak istemiyorum..

Son olarak Kur’an bize yeter diyenlerin Kur’an’ı anlamak için Resulün yaptıklarına, söylediklerine itaat etmeleri gerektiğini yine Kur’an ile delil gösterebileceğimizi hatırlatmak istiyorum. Uyarmaya çalıştığım kardeşlere ricam bu yazıyı okumanızı sizlere Allah (c.c) nasip etti. Ve sizde doğruyu hak olan kitaptan öğrenin yalan yanlış anlatan insanların ağızlarına bakmayın, kulak kesilmeyin. Müslüman uyanık olacak. Zira biliyoruz ki bugün Kur’an yeter diyenlerin elinde sadece Kur’an yok.. Ben sadece sizlerin sakallı gördüğü her hocaya hoca demeyeceğini, dinin hassas olduğunu ve en ufak bir şüpheye dahi gelmeyeceğini bilmeniz gerektiğinin bilincinde olmanızı istedim. Bizler önce peygamberimizi, onun çevresini tanımalıyız. Siyeri Kur’an ile bütünleştirerek anlayacağız,anlatacağız inşaallah.. Temeli sağlama alırsak hiçbir güç İslam sancağını düşürmeye çalışamaz.

Selâm ve dua ile..

Kur’an gerçekten bize yeter mi?

Es-selamu aleykum,

Kendimize gelelim, silkelenip ayağa kalkalım diye bugün de Müslümanlarda tekrar Müslüman bilinci oluşturmak için günümüzde 2. olarak en çok bahsi geçen konuya değinmek istiyorum. Evet hadis, sünnet günümüze kadar doğru ulaşmış mıdır? Sünnetin ve hadisin Kur’andaki yeri nedir? Buhari ve Müslim birer insandı, insanlar hata yapabilir biz neden Kur’an varken onlara itaat edelim?? Bla bla bla… Evet sevgili dostlar, Kur’an bize yeter diyenlerde bugün.:)

Öncelikle sünnetin sözlük anlamı, “yol, gidiş, tabiat, prensip, kanun” demektir. Terim anlamı ise,Peygamber Efendimizin (s.a.v) söz ve fiillerinin ve takrirlerinin tümü mânâsına gelir. Takrir, bir konuda sükût etmekle, o işi reddetmemek demektir. Hadis ise sözlükte, yeni anlamına geldiği gibi hikâye, rivayet, tarihî malumat manasına da gelmektedir. Ancak kelimenin ağırlık kazanan manası “söz ve haber” dir. Zaten Kur’an-ı Kerim’de de genellikle bu manada kullanılmıştır. Gerekli tanımları yaptıktan sonra zamanını boşa geçiren, günümüzde yaşanan önemli olayları görmeyip kuru gürültüden sayılan bu mevzuları dillendirip bu uğurda çalışan insanları Allah’a havale edip yazıma devam ediyorum. Asla bu konularda tartışmaya girmem diyemem ama girmemeye özen gösteririm. Bugüne kadar onları zaten ikna eden yoktur diye düşünüyorum. Olsaydı şayet en basitinden imanın 6 hükmündeki peygambere iman kısmını atlamazlardı. Bu tedavisi olmayan bir kanser gibidir aslında. Hatta bulaşıcı bir hastalıktır, kendimizi bu tür insanlardan korumalıyız. Çünkü birilerini ikna etmeye çalışırken kendimizi şeytanın ağına kapılmış olarak görebiliriz maazallah. Aman dikkat edelim. Allahu Teala Rasulüne, “insanlara vahiy edileni açıklayasın” ve Rasülü hakkında,“o kendi arzusuna göre konuşmaz” diye buyurması hadisi şeriflerin Kur’an’ın ayrılmaz bir parçası olduğunun apaçık beyanıdır.
Ayrıca “Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir.”
[Haşr / 7] emrini de inkâr etmek olur.
“Hadisler, delil değildir.” demek, Kur’an benim için delil olamaz demektir. Müslim’de olan bir hadis, Buhari’de olmayabilir, Buhari’de olan bir hadis de, Müslim’de olmayabilir. Kütüb-i sitedeki diğer hadisler de böyledir. Birinde olup ötekinde olmayan hadisler, elbette olur. Hepsini bir hadis âliminin kitabına yazması gerekmez. Bizler çok bilgili olduğumuzu zannedip sanki Buhari ve Müslim bizim sınıf arkadaşımız gibi bir imaj veriyor ve bu yorumları bir kafede bir bankta gayet rahat bir şekilde yapabiliyor olmaktan bir gram utanç duymuyoruz. Bir de bununla övünüp üstüne üstlük Kur’an bize yeter mantığı ile ispat etmeye çalışıyoruz. En kötüsü de işimize gelmeyen hadisleri de “yok canım peygamber demez öyle” deyip bacak bacak üstüne atıyoruz.. Allah muhafaza, Allah bize şefkat tokadını atıverir o zaman hakikati görürüz kardeşler..

Zaten bilindiği üzere namazın rekâtları, farzları, vacibleri, namazı bozan hususlar gibi çok şey, Kur’an-ı kerimin emrine uyularak, hadis-i şeriflerle bildirilmiştir. Hadis-i şerifleri delil saymamak, Kur’an-ı kerimi delil saymamak olur.
Hadis-i şerifler delil değilse, her şeyin hükmünü Kur’an-ı kerimde nasıl bulacağız? Allah (c.c) “Yalnız bana tâbi olun, yalnız bana itaat edin.” buyurmuyor. “Resulüme de itaat edin.”buyuruyor. Ve günümüze ışık tutan bu hadis adeta bizlerin gerçeği görmesi için nimet. “Şunu iyi biliniz ki bana Kur’an-ı Kerim ile birlikte onun bir benzeri de verilmiştir. Dikkatli olun koltuğuna kurulan tok bir adamın size: Sadece şu Kur’an lazımdır, onda bulduğunuz helali helal, haramı da haram kabul ediniz yeter, diyeceği günler yakındır…” Ebu Davud, Sünnet, 6, İmare 33; Tirmizi, İlim 10)
Yazılacak ve anlatılacak çok şey var belki ama “işimiz vaktimizden çok” prensibi ile olayı dallandırmak istemiyorum..

Son olarak Kur’an bize yeter diyenlerin Kur’an’ı anlamak için Resulün yaptıklarına, söylediklerine itaat etmeleri gerektiğini yine Kur’an ile delil gösterebileceğimizi hatırlatmak istiyorum. Uyarmaya çalıştığım kardeşlere ricam bu yazıyı okumanızı sizlere Allah (c.c) nasip etti. Ve sizde doğruyu hak olan kitaptan öğrenin yalan yanlış anlatan insanların ağızlarına bakmayın, kulak kesilmeyin. Müslüman uyanık olacak. Zira biliyoruz ki bugün Kur’an yeter diyenlerin elinde sadece Kur’an yok.. Ben sadece sizlerin sakallı gördüğü her hocaya hoca demeyeceğini, dinin hassas olduğunu ve en ufak bir şüpheye dahi gelmeyeceğini bilmeniz gerektiğinin bilincinde olmanızı istedim. Bizler önce peygamberimizi, onun çevresini tanımalıyız. Siyeri Kur’an ile bütünleştirerek anlayacağız,anlatacağız inşaallah.. Temeli sağlama alırsak hiçbir güç İslam sancağını düşürmeye çalışamaz.

Selâm ve dua ile..

Müslümanların yeniden Müslümanlaşması hareketi

Es-selamu aleykum,

Öncelikle size geçen haftalarda bahsettiğim özellikle de Müslümanların yeniden Müslümanlaştırılması gayesinde olduğumu dile getirdiğim mevzuya bugün Bismillahirrahmanirrahim diyerek başlıyorum. Hatırlatmak isterim ki insan yeryüzünün halifesidir, ve iyiliği emredip kötülüğü men etmek ( emr-i bi’l- ma’ruf nehy-i ani’l münker) bize farz- ı kifayedir. Bu sebeple çıktığım yolda nereye gidersem gideyim maruf edeceğimi kendime amaç belirledim.

Bilindiği üzere Kur’an, İslam toplumuna öncelikle, ma’rûfun, insanı ve insana ait her türlü işi kuşatacak şekilde yaygınlaştırılması, kötü olanın ise yok edilmesine çalışılması çağrısını yapmaktadır.

Rabbimiz: “Hayra çağıran, ma’rûfu emredip münkeri engelleyen bir topluluk olun. İşte kurtulanlar onlardır”(3/104) buyurmaktadır. Bu çağrı o kadar büyük bir öneme sahiptir ki bunun ihmal edilmesi küfrün ve zulmün hayata hâkim olması sonucunu doğurur. Çünkü İslam inşaa eder kardeşler, küfür ise tektir işgal eder. O nedenle başlangıç olarak her ne kadar iman sahibi olsakta veya öyle olduğumuzu düşünsek de yeniden silkelenip Nisa suresi 136. ayete kulak vermeliyiz.

“Ey iman edenler! Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr eden kimse iyice sapıtmıştır.

Maalesef iman edenlerin kendilerini silkeleme dönemine girdik. Bizim iflahımızı kesen veya kesecek maddi – manevi saplantılarımız, akidemizin önüne geçti. Allah’ın istediği gibi değil, bizim O’ndan anlamak istediğimiz gibi iman ettik. Muhtacın iniltisine başka kapıyı gösterdik. Bu hal bizim yararımıza değil, zararımıza. O yüzden “Ey iman edenler yeniden iman ediniz.” Bu cümle aslında bizi kendimize getirecek mihenk taştır diyebilirim. Allah’ı tanımaya onu görmeye birçok delil vardır. Mesela fıtri (vicdani) delilden bahsedelim. İnsan vicdanı, bir Tanrı’nın varlığını kabul eder. Hindular da başka Yahudi anlayışında başka ve birçok bildiğimiz veya bilmediğimiz milletlerde farklı tanrı anlayışları vardır. Ama elbette Dünya’nın oluşumundan itibaren her milletin bir inanç sistemi mevcuttur. Her insanın, kalbinin derinliğinde Allah’ın varlığını hissettiği anlar muhakkak olmuştur. Bu şahsi tecrübeyi yaşamayan insan yoktur. İnsan, felaket ve sıkıntı karşısında sıkıştığında Rabbine sığınır. Zorlanarak değil, içten O’na yönelir. Bir temsil ile açıklayacak olursak;

Bir şahıs, İmam Ca’fer Sadık’a gelerek kendisine Allah’ı tanıtmasını söyledi. İmam: “Gemiye bindin mi?” diye sordu. Adam da bindiğini ve fırtınaya tutulduğunu, tam o sırada kalbinin, kurtarıcı bir kudret bulunduğuna inanıp O’na yöneldiğini söyledi. Bunun üzerine İmam: “İşte Allah O’dur” dedi.

Kısacası “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür.” Böyle bir insan, bu kâinatta her an tecelli eden ve Allah’ın varlığını güneş gibi gösteren, yaratma, rızk verme, hayat verme gibi sınırsız olayları nasıl açıklayacaktır?

Bediüzzaman’ın “Zerreyi icad eden; yıldızın icadından aciz kalamaz. Ve lisan gibi bir uzvu halkeden elbette insanı kolayca halkeder. Ve bir tek insanı böyle mükemmel yaratan herhalde bütün hayvanatı kemal-i suhuletle yaratabilecek ve gözümüz önünde yaratıyor.” sözü buna biçilmiş kaftan hükmündedir.

Allah(c.c) Rum suresinin 50.ayetinde

” Işte bak Allah’ın rahmet eserlerine olmuş toprağa nasıl hayat veriyor. İşte bunları yapan kimse ölüleri de o diriltecektir.”

Kendimizi malik saymayı ve kendi kendimize idare edemeyeceğimizi anladığımız vakit, belalardan sakınıp ızdırap içinde olmamak için elbette bir Allah’a dua etme ihtiyacı hissedeceğiz. Çünkü kardeşler Allah’ı dost edinmeyen şeytana kulluk eder.

Zaten akıl bize verilen en büyük nimet değil midir? Evet, zararsız yolu / veya zararsız olma ihtimali kuvvetli olan bir yolu, zararlı / veya zararlı olma ihtimali kuvvetli olan bir yola tercih etmek, aklın gereğidir.

Ve son olarak bu yazdıklarım ancak bizleri tefekkür etmeye davet ve dünyalık işlerden bir nebze olsun vazgeçip Allah’ı hatırlatma niteliğindeydi. Ilimsiz aksiyon boştur. Aksiyonsuz ilimde hammamlıktır. Harekete geçip davetçi olma vasfını üstlenmeliyiz. Biz gençlerin davası şekillendirecek geleceği ve hayatın tekrarı yok bunu gayet iyi biliyoruz.

Artık boş safsatalar ile uğraşıp asıl gayemizi unutmadan uyanmalıyız. Ve Malcolm X dediği gibi “uyuyanları uyandırmaya bir uyanık yeter.”

Rahman ve Rahim olan Rabbimiz, hepimiz için akl-ı selimin yolu olan hidayet yolunu bizlere açsın. Nefsin vesveselerinden, şeytanın telkinlerinden, bizleri kurtarsın inşallah..

Selametle..

İman insanı insan eder; belki insanı sultan eder.

Es-selamu aleykum,
Aslına bakılırsa bugün farklı bir mevzu ile sizlerleyim. Bir kaç aydır sosyal medya üzerinden gelen mesajlar nedeniyle sanırım sohbet havasında yazacağım bugünkü yazıyı. Öncelikle en çok sorulan WordPress açma hikayem.. İşte Hayra vesile olan, hayrı yapan gibidir. (Tirmizi,ilm,14) hadisi şerifi üzerine nasip oldu bu olay. Amelden önce niyet gerekliydi, niyetle tek başına yeterli olmayınca eyleme dönüştürdüm meseleyi. Bir diğer olay da bence üzücü olan ama sonrasında inşaallah iyiye dönüşecek olan şeydi. Hayatta en büyük pişmanlığımı sorsaydınız kesinlikle boş işler ile uğraşarak 19 yılımı çöpe atmış olmam derdim. O yüzden İslam araştırmalarını sonradan yapmış olmam nedeniyle İslami yaşantımı taklidi boyuttan tahkiki boyuta çıkarırken diğer kardeşlerimin özellikle de genç kardeşlerimin benim gibi olmaması içindi tek amacım. Şu güzel duayı hep yapmaya gayret ederim. “Allah’ım! Yeryüzünde İslam’la şereflenmedik kimse kalmayıncaya kadar senin dinine hizmet etme ve gönülleri İslam’la buluşturma aşkını kalbime sundur ve bir kişinin hidayete ermesine beni vesile kıl.” Amin..

Evet biraz Resûlullah yolundan gitmek istiyorum diyebilirim. Onun mesleğini devam ettirmeyi canı gönülden istiyorum. Çünkü birbirimizden meshulüz. Kardeşimizin bir yanlışını gördüğümüzde uyarmak her Müslüman’a farzdır. Şuan her ne kadar öğüt almak nefsin hoşuna gitmese de Allah’a bağlı olup özgür olmak mı yoksa nefse kul olup kölesi olmak mı daha güzel diye sormak lazım. Ve güzel kardeşim ” insanlar içinde Allah’ın en sevdiği kimse, kötülükleri terk edip iyiliklere yönelen gençtir.” {Ebu Davud,salât, 26} Bizler bu bilinçle entegre olursak en ufak bir vesvese geldiğinde kale sağlam olduğu için dimdik ayakta kalırız. Öncelikle tevhid noktasında kale duvarlarını sağlam örmeliyiz. Sorgulamak gerekli ama Hz İbrahim’in sorgulaması gibi bir sorgulama.. İmana sahip olan ama kalbinin mutmain olmasını isteyen bir peygamberdi o. Her ne kadar çevresi dindar olmasa da kendisi Allah’ın ayetleri ile O’nu buldu. Bizler de Rabbimizi cemil ismiyle, hayy ismiyle, Mennan ismiyle, gaffur ismiyle tanıyıp bileceğiz inşaallah.

Bir diğer mesele de her şey de İslam’ı anlatmaya çalışan Müslüman genç modeli olarak görünüyor olsam da aslında İslam’ı anlatmak için her yerde ayrıca bir çaba harcadığım söylenemez. İslam zaten hayatın ta kendisidir. Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar mantığı ile olaya bakarsak yalnızca gözümüzü açtığımızda bunun farkına varabiliriz. Yani kimin için Allah varsa ona her şey vardır. Ve kimin için yoksa her şey ona yoktur.{Asa-yı Musa}

Son olarak her hafta cuma günü biz gençlerin aklına takılan İslami soruları cevap niteliğinde olması gayesi ile yazacağım. Allah nasip ederse ilk yazıyı tevhid üzerine yani Allah’ı tanıma, kudretini anlama ve özellikle de neden bir yaratıcıya inanmak zorundayız gibi iman hakikatleri sorularına nacizane fikirlerim ile hayattan örnekler sunarak aktarmaya çalışacağım. Sizler de öneri olarak şöyle olsa daha iyi olur dediğiniz konseptler varsa onları da istişare ile halletmeye çalışırız inşaallah.. Neyse fazla uzatmadan yazımı Ebu Derda’nın güzel sorusu ile bitirmek istiyorum.

“Korktuğum şeyler içinde en korktuğum şey, hesap için durdurulduğum zaman bana; Sen ilim öğrendin de peki öğrendiklerin ile ne amel ettin?

Selametle..

Yaz dostum sevmeyene adam denir mi?

Es-selamu aleykum,

Bugün yolu ile bizlerin başını döndüren, bir o yana bir bu yana savuran soğuk rüzgarına rağmen dimdik ayakta kalmaya çalıştığımız Çamlıyurt köyüne gittik. Köydeki Çamlıyurt ilkokuluna, Yomra Gençlik Merkezi olarak misafir olduk. Köy hakkında geniş bir bilgiye sahip değilim. Lakin kısaca köyün tarihçesinden bahsedebilirim. Aslında Trabzon İli Yomra İlçesine bağlı şirin bir köy olan Çamlıyurt mahallesinin tarihi 1600’lü yıllara kadar uzanmaktaymış. Rivayete göre, Maçka´dan arıcılık amacıyla yanbolu deresinden girip santa´ya kadar çıkan Ali isimli bir vatandaş tarafından kurulmuş. Bizler yaklaşık merkezden 1 saatte köye varabildik. Gerçekten vardığımızda ki mutluluğumuz, iç huzurumuz olmasa bu yol çekilmezdi diyebilirim. Değerli öğretmenlerimizi bu yol boyunca sürekli andık. Her gün eğitim -ögretim için merkezden kalkıp gelen bu güzel öğretmenlerimize Allah razı olsun demek düşer. Allah emeklerini kabul eylesin.

Aslında biz Yomra Gençlik Merkezi olarak, kışın sert yüzünü göstermesiyle okuldaki birkaç ihtiyaç sahibi olan çocuğa mont, çorap hediye ederek hem küçük kalplerini hem de bedenlerini ısıtmaya çalışmıştık. Bizzat biz gönüllüler olarak aynı zamanda yüz boyama yapıp, balon dağıtımı ile çocukların içlerinde kaybolurcasına eğlendik. Zaten bir çocuğun yüzünü güldürmek dünyaya bedel değil midir? Yüzlerindeki o tebessümü görmenizi çok isterdim.

Bence birine iyilik yaptığımız zaman ne kadar mutlu olduğumuzu hissetmeliyiz. Kendimizi bir şeyi başarırken gördüğümüzde ne hissediyorsak aynısını birinin yüzünde gülücükler oluşturduğumuzda da hissedeceğiz emin olun. Ve bir iyilik yaptıktan sonra peşinden birçok iyiliği de getireceğiz inşaallah. Bizler iyilik yaptıkça kendimizi mutlu hissedecek ve bir kere bunu deneyimledikten sonra sürekli insanlara iyilik yapmanın tadını çıkaracağız. Kısacası yardım etmenin büyük şeyler olduğu algısını değiştirip iyiliğin küçük ya da büyük olamayacağını, içimizden gelmesinin yeteceğini bilmemiz yeterli. Çünkü “İYİLİK İÇTEN GELİR.” Şimdiye kadar yazdığım her şeyi unutup sadece bu maddeye uysak bile yeter. Çünkü yapacağımız her iyilik sadece içimizden geldiğinde yararlı olacak. Sadece gerçekten isteyerek yaptığımız iyilikler içimizi mutluluk ve huzurla dolduracak.
“İyilik” sadece tek bir gün, gönüllülük faaliyetleri ile değil hayatta olduğumuz sürece hem yaparak hem de görerek bizleri mutlu edecek bir şeydir. Eğer bizler sadece tek bir iyiliğin bile bütün bir dünyayı değiştireceğine inanıyorsak hayatımızı iyiliklerle doldurmalıyız. Mesela benimkisi gönüllükten de öte, bir hayat biçimi halini almış durumda aslında. Gönüllülüğü hayatımın merkezine koyarak ne kadar insana yardım edersem o kadar mutlu olurum diye düşünüyorum. Hayat yolculuğunda karşılaştığım herkes, gittiğim her şehir, tanıştığım ve birlikte gülüp ağladığım, proje yaptığım, kültürümü tanıttığım herkes ve her şey, benim birer parçam oldular. Elhamdülillah..

Sona yaklaşırken aslında yazacak çok şey var ama kısa tutmak en iyisi diye düşünüyorum. Okurken yorulmanızı, sıkılmanızı istemem. Çok fazla okuyan toplum değiliz maalesef, bunun farkındayım.

Bugünkü maceramızı Barış Manço’nun nacizane dizeleri ile bitirmek isterim, müsaadenizle.
Yaz dostum güzel sevmeyene adam denir mi?
Yaz dostum selam almayana yiğit denir mi?
Yaz dostum altı üstü beş metrelik bez için
Yaz dostum boşa geçmiş ömre yaşam denir mi?

Sizin de bütün günleriniz “iyilik” ile geçsin,boşa geçmiş ömre yaşam dememek için. Selametle..

Dipnotlar: balıkçıda mola verdiğimizde soba ile ısınmaya çalıştığım anlar. 🙂

5 Aralık Dünya Gönüllüler Günü

Es-selamu aleykum,

5 Aralık Dünya Gönüllüler Günü olması dolayısıyla Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın iyilik ağacı kapsamındaki faaliyetini 2 gün sonra cuma günü İbrahim amcaların evine konuk olarak geçirdik. Öncelikle yaşlılar ile alakalı küçük bir giriş yapıp daha sonra gönüllülük faaliyetimize değineceğim, inşaallah.

İnsanın, ilgiye ve ihtimama muhtaç olduğu bir zaman dilimi de elbette yaşlılıktır. Yaşlılık dönemi üzerine en mânidâr ifadeler Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde bulunmaktadır dersek mübalağa etmiş olmayız sanırım. Gerek yaşlılık dönemi özelliklerini gerekse yaşlılık psikolojisini anlamamıza imkân veren bu ayetler şöyle sıralanabilir: “Sizleri yaratan O’dur. Yaşlılık dönemine ulaştıracak, ömrünün son demlerindeki düşkünlük haline, bildiği şeyleri bilemeyecek hale geleceği günlere ulaştıran da O’dur.” (Nahl, 70)

Yaşlılık aslında bir bakıma dinî açıdan olgunluk dönemi olarak olumlu bir özelliğe de sahiptir. Çünkü faydalı ve güzel davranışlarda bulunmak, insanlara hakkı ve gerçekleri tavsiye etmek ve sabrı öğütlemek de yine yaşlılık dönemlerindeki insanların özelliklerindendir. (Asr, 1-3). Bizler de bu bilince sahip olan bir grup kardeşimiz ile yola çıkmıştık. Şimdi size gönüllüler günü vesilesi ile neler yaptığımızı ve bizlerin başka neler yapabileceğini düşündürmek üzere faaliyetten kısaca bahsetmek istiyorum. Eskiden inşaat ustası olan İbrahim amcam bundan 15 yıl evvel kötü bir kaza sonucunda felç kalmış. Fedakarlık temsili olan eşi Ayten teyze ve 5 çocuğu ile Yomra’nın bir köyünde yaşıyorlar. Hastaneden çıkalı 5 ay kadar olmuş.

Biz de gençlik merkezi olarak ev ziyaretinde yemek yapmak üzere aile için mutfak masrafı görmüştük. Çünkü faaliyetimizin gayesi temizlik ve yemek yapmaktı. Işin garibi ilk defa orada lahana sarması saracağım aklımın ucundan geçmezdi. Ama bu işler nasiptir, bilirsiniz.

Kimimiz ütü yapmış, kimimiz çamaşır katlamış, kimimiz de yemek için kolları sıvamıştık. Mercimek çorbası, pilav, patatesli tavuk yemeği, lahana sarması ile sanırım lezzetli bir mönü ortaya koymuştuk. Biz gittikten sonra umarım zehirlenmediler. 🙂 {Işimiz şaka}.

Bir yandan da mutfakta Ayten teyze ile hasbihal ediyorduk. Gerçekten harika bir zaman dilimindeydim. Deniz manzaralı köy beni benden almış, ayrıca limon ağacı da gönlüme ferahlık katmıştı. Oradaki atmosferden mutluyduk. Ve sizlere şuan bunları paylaştığım için daha çok mutlu oldum.. Üniversite hayatında sadece derslerin olmadığını, sosyal aktivitelere katılıp Allah’ın rızasını kazanmaya çalışan gençlerden olmamız gerektiğinin altını tekrar tekrar çiziyorum. Evet arkadaşlar, son olarak Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz, “büyüklere hürmet” konusunda birçok hadisiyle konuya dikkat çekmiştir diyerek konuyu kapatalım istiyorum..
“Küçüklerimize şefkat göstermeyen ve büyüklerimizin kadrini bilmeyen bizden değildir.” (Tirmizî, Birr 15; Ebu Davud, Edeb 58)

“Yaşından dolayı bir yaşlıya hürmet eden gence, Allah yaşlılığında hürmet edecek kimseleri nasib eder.” (Tirmizî, Birr 71)

Evet inşaallah kardeşler, bizden yaşça büyük olan amcalarımız, teyzelerimiz,dedelerimiz, ninelerimiz için arkadaşlık kurma, dinî etkinliklere karşı içten bir kabul gösterme, yoksulluk, acı ve keder durumlarına uyum sağlamada yardımcı olma, cesaretsizlik ve kriz anlarında destek verme gibi konularda faydalı olmalıyız.

Sizce meleklerin kendilerine müjde vereceğine inanıyor olan yaşlı bir mümin için tatmin edici ve huzur verici bir şey vermek,onun için bir şeyler yapmak ne kadar zor olabilir?

Selametle..

3 Aralık Dünya Engelliler Günü

Es-selamu aleykum,

Bugün, “Dünya Engelliler Günü”

“1992 yılında Birleşmiş Milletler tarafından uluslararası bir gün olarak kabul edilmiştir.” Günün amacı, engeli olan insanları daha iyi anlamayı, engellilerin hakları konusunda farkındalığı arttırmayı ve hayatın her alanına engelli insanları entegre etmenin faydalarının farkında olmayı teşvik etmek olduğunu çok iyi biliyoruz.
3 Aralık günü birçok ülkede çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. Toplantı ve etkinlikler ile günün önemi hatırlatılıp, engelli bireylerin de görev aldığı performans gösterileri, organize ediliyor. Tüm bu organizasyonların amacı, engelli olmayan insanlara engelli kişilerin de toplumda aktif rol alabileceğini göstermektir aslında. Aksi takdirde, yapılan ayrımcılık ve buna bağlı davranışlar engellilerin yaşamına yeni engeller getirmektedir. Kısaca engeli, doğuştan ya da kaza veya uzun süren hastalıklar sonucu bedensel veya zihinsel meydana gelen, kişinin hayatında problemler oluşturabilen duyusal, zihinsel ve diğer yeteneklerinin kaybetmesi olarak anlatılabiliriz belki de. Bu güzel günün hatırına bir anımı sizlerle paylaşmak isterim. Biz de spesifik olarak işitme engelli kardeşlerimizi daha iyi anlayabilmek için bundan iki sene evvel kredi yurtlar kurumunda işaret dili eğitimini almıştık. Daha sonra kurs bitiminde, 3 Aralık günü olması dolayısıyla farkındalık yaratması açısından engelli çocuklarla aktivite yapmayı planladık. Aslında her yıl yapılan aktiviteler engelli bireylerin yaşam koşullarının iyileştirilmesi gerektiğini vurgular. Engelli bir kişinin, var olan koşuluna rağmen, kendine öz saygısını yitirmemesi için yapabileceği birçok iş vardır aslında. Bunu gerçekleştirmek, engelli bireylerin hayatın her alanına katılımını teşvik etmekle mümkün olacaktır. Bu vesileyle, biz Yomra Kız yurdu olarak, engelli vatandaşlarımızın da haklarının olduğunu hatırlatmak için Trabzon’da bir okulu ziyaret etmiştik. Birçok yetenekli çocuk ile tanışmış, öğrendiğimiz işaret dilini uygulama olarak orada konuşmaya çalışmıştık. Lakin her yörenin ağzı farklı olduğu gibi beden dili de farklıymış, bilemedik. Sınıfları tek tek dolaşıp, yeteneklerini seyre daldık çocukların. Görme engelliler bir sınıf, işitme engelliler bir sınıfta idi. En çokta görme engeli olan küçük Oğuzhan derinden etkilemişti beni. Elimi tuttuğu gibi bırakmaması ve “ elin çok sıcak , yabancısın sen ama seni çok sevdim ne olur gitme” demesine üzülsem mi sevinsem mi bilememiştim. Çikolatalarımızı da dağıtmış daha sonra bahçede top oynamıştık. Daha dün gibi hatırlıyorum. SubhanAllah ne çabuk geçiyor zaman. Hepsi çok eğlenceli, enerjik çocuklardı. Son olarak toplu fotoğraf için birleşmiştik. Onu da aşağıya koydum. 🙂 Sanırım özlem duyuyorum.

Evet belki bizler, sizler şu an için engelli değiliz ancak bu olmayacağımız anlamına gelmiyor değil mi? Sonuç olarak engelleri olan insanların bir engeli de biz olmayalım. Engelli olan insanların önüne geçip onları, mağdur bırakmayalım. Engellilere ait asansörleri, otoparkları kullanıp onların bu imkanlarını ellerinden almayalım. Onlar hayatta büyük mücadelelerle her gün yeniden doğuyorlar. Aslında her gün, her an engelliler günüdür bilinci ile yaşasak hayatımızı daha yaşanabilir hale getirebiliriz. Selametle..

Mutsuzluğun çaresini bulmuşlar.!

Es-selamu aleykum,

Bugünkü niyetim mutsuzluk hastalığına çareler üretebilmek, bakış açısını biraz olsun değiştirilmek.. Psikoloji eğitimi almadım lakin eğitimini almadan da her insanın aslında at gözlüğünü çıkartıp etrafına bakıp, baktığı anda olayları görebilmesi gerektiğini düşünüyorum. Biz insanların diğer canlılardan farkı elbette ki nefsi. Nefsimiz bize her zaman en güzelini, en iyisini, en mükemmelini istediğini söyler. Biz de farkında olmadan onu putlaştırmış oluruz. ” Istediği her şeyi bir demeden iki ediyoruz ama bu çocuk yine de depresyonda ne yapmalıyım?” Diyen ebeveynler birazcık oturup düşünmeli. Ne yapmalıyım değil, artık neyi yapmamalıyım diye kendinize sormalısınız. Bir örnek verelim, küçük bir çocuğun telefonu olmasını geçtim artık, kendisine ünlü bir marka telefon alınmadığı için yerden yere atması, ailesine bile yeri geldiğinde karşı gelerek kötü sonuçlara sebep olması ne kadar sağlıklı? Çocukta suç yok elbet, suç bizim. Biz onlara Kongo da bir kobalt madeninin de yaşıtlarının zor şartlar altında 1 dolar için 12 saat çalışmak zorunda olduklarını anlatmadık. Anlatsaydık, o ölümcül şartlarda çıkardıkları kobaltın telefon ve bilgisayar bataryaları için gerekli olduğunu bilirdi çocuk. Üretmeden hazıra alıştırıldık çünkü. Veya oyun oynamanın ne demek olduğunu bilmeyen nesil yetişiyor. Oyun oyna yaşıtlarınla vakit geçir, tableti bırak deyince çocuk birden agresif oluyor. Oysa ki biz onlara, Suriye iç savaşta 7 yılı geride bıraktı. Sağ kalan çocuklar oyun oynamak için canını bile veriyor, savaşın ortasında habersizce, diye anlayamıyoruz. Sadece küçükler değil biz de öyleyiz. Şükür etmeyi beceremiyoruz. Bu yazıyı okuyan kardeşim bunlar senin, benim için. Herkes kendince muhasebeye çekmeli kendini. Mesela yemek ile sorunun olabilir. Yemek beğenmiyorum diyenler veyahut çok yemek yiyip pişman olup zayıflamak isteyenler. Lütfen dönün de Yemen’e bakın, Somali’ye vs bakın. Bakın ki elhamdülillah bu azık bana bugün için yeter deyin. Çünkü yarın çıkar mıyız bilinmez. Ailesinden uzakta yaşama isteği olan genç kardeşim, sen de Doğu Türkistan’da 5-6 yaşlarındaki küçük çocukların “Yalvarırım babamı geri getirin, çok özlüyorum. Ailemin bir arada olmasını istiyorum” dediğinde kulaklarını tıkama. Irkçılık propagandası ile uğraşan, tek sorunu sanki ırkçılıkmış gibi zihnine yerleştirmiş kardeşim, sen de her aileye 1 Çinli erkek getirerek namusunu koruyamayan bacılarını, hemcinslerini düşün. Hangi Türk hangi Müslümanın kabul edebileceği bir şey bu. Sen bununla alakadar olmalısın, eğer ırkçılık yapıyor isen bunları görmezden gelemezsin.

Ve en kötüsü güzel kardeşim, güzel ülkemizde hepimiz özgür iken mutluluğu aramak için farklı yollar ararken, asıl mutluluğun secdede olduğunu fark edemiyoruz. Filistin direnişinin sembollerinden 17 yaşındaki Muhammed Ebu Hudeyr kendi iç mutluluğunu imkan dahilinde yakalamaya çalışmıştı. Kudüs’te sabah namazına giderken fanatik Yahudiler tarafından önce benzin içirilip sonra da diri diri yakılıyor. Evet senin sıkıntıların daha büyüktü değil mi? Hani bir davanın peşindeydin. Allah’ın davasından daha büyük ne var? Ve sen bilmesen de dünyada yaklaşık 65 milyon insan yaşamını mülteci olarak sürdürüyor. Ve her insan maalesef mülteci olmaya aday… Demem o ki hayatımızdaki çalkantılı durumları düze çıkaramasakta elhamdülillah diyebilmeyi denemeliyiz. Ve en önemlisi güzel kardeşim, sağlık olsun kadar içeriği dolu bir ifade var mı? Sağsak, her şeyin bir çaresi bulunur, yeter ki ümitli, istekli ve çalışkan olalım. Hayattaysak çözemeyeceğimiz hiçbir mesele olmaz. Her yeni gelen gün biz bambaşka güzellikler getiriyor olabilir. Günün rutininden sıkılmak, yakınmak yerine, onun için şükretmemiz gerekiyor. Rutinin bittiği an, oturup düşünmemiz gereken bir şeyler var demektir.
O rutin, bizi hayata bağlayan, bizi biz yapan ayrıntılardır. Sonuç olarak her gün aynı saatte ayağa kalkabilmenin bir lüks olduğunu Rabbim bizlere hissettirsin. Biz 1.5 milyar ümmetten sorumluyuz. Üzüntüye kapılmak bize göre bir iş değil.. Bunun için vaktimiz olmamalı.

Dipnotlar: fotoğraf Esra Hacıoğluna ait.