Ilmin farziyeti ve fazileti

Es-selamu aleyküm

Bizleri İslam ile şereflendiren ve İslam üzere yaşamayı lütfeden Rabbimize hamd, bizler için bizler için usve-i hasene olarak içimizden seçip gönderdiği son peygamberi Hz. Muhammed (sav)’e ve bütün ashabına salât ve selâm olsun.

Dünya ve ahirette hamd onundur.” Yerde debelenen hayvanlar ve kanatlarıyla uçan kuşlar da sizler gibi ümmetlerdir.”(En’am,38). Bu ayetler ışığında yedi kat göklerde ve yedi kat yerlerde olan her şey, Allah’ı tesbih ettiğine göre hepsinin kendine göre bir vazifesi ve canlılığı vardır, diyebiliriz. Bütün insanlığın kurtuluşu için gönderilen yüce İslam insanlar arasındaki ırk, renk, kabile ve benzeri ayrıcalıkları ortadan kaldırdığı gibi kadın ve erkek arasındaki statü farklılığını da ortadan kaldırmıştır. Bu konuda yüce Allah(c.c) şöyle buyuruyor: “Erkek veya kadın, mümin olarak kim iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız ve mükâfatlarını, elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz. (Nahl suresi 97). “Erkek olsun kadın olsun her kim de mümin olarak iyi işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” (Nisa,124) . Bu dünya hayatı kullukta yarış etmek, kimin daha güzel ameller yaptığının ortaya çıkması için yaratılmıştır. Herkese kendi fıtratına münasip vazifeler ve sorumluluklar yüklenmiştir. Bu nedenle İslami kaygısı olan az çok bilinç sahibi tüm Müslümanların ve özellikle de biz hanımların vazifeleri çok ağırdır. Bilhassa çok okumamız, kendimizi en kısa zamanda yetiştirmemiz ve tefessüh etmiş toplumun daha fazla kokuşmaması için bir an önce tebliğ çalışmalarına koşmalıyız. Enes (r.a) rivayet ediyor. Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “ilim öğrenmek her Müslüman erkek ve kadına farzdır.”( ibni Macera, Mukaddime,17; Beyhakî, Şuabu’l-iman,2/253) . Kur’an’ı ezberlemiş, güzel okumaya gayret eden ve ahir zamanın fitnelerini aşıp Kur’an’ı hayatına oturtturan, dünya ilimlerini de sırf Allah’ın rızasını kazanmak için öğrenmiş insanlar gibi olmayı istemeliyiz. Bu yüzden bizler gibi Allah’ın rızasını hayatlarında önceleyen insanların arzu ve istekleri farklı olmalı, uhrevi olmalıdır. Böylece illim sahipleri ilimleri ile amel edip insanlara öğretmeye gayret edince takdire layık olurlar. Bir gönül ehli insanının alelade istekler ile kendisini meşgul edip böylelikle başka şeylere imrenip; ilim öğrenmesinde ve öğretmesinde niyetinde dünyayı temel alarak yapması, yani kısacası Allah ile arasında perde oluşturması caiz değildir.
Ebu Hureyre (r.a) rivayet edildiğine göre Resûlullah ( s.a.v) şöyle buyurdu: “Kim Allah’a götüren ilimden bir şeyi dünyanın herhangi bir mertebesini veya metaını elde etmek için öğrenirse o kimse kıyamet gününde cennetin kokusunu bile alamaz. ( Ebu Davud, 3664). Başka bir hadiste Abdullah İbni Ömer (r.a) rivayet ediyor. Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Kim Allah’tan başkası için veya başkasını irade etmek için bir ilim öğrenirse ateşteki yerini hazırlasın.”(Tirmizi,2655). İşte bu duygu ve heyecan ile yola çıkan ve Allah’tan hakkıyla korkan, ahiretini dünyaya değişmeyen akıllı bir Müslüman hanım veya erkek eğitim sistemimizin hayırlı ve makbul nihai çıktıları olabilirler. Müslümanlar faydalı olan her ilim ve bilgiyi elde etmekte özen göstermeli; zararlı olan şeylerden uzak durmalıdır. Biz çok iyi biliyoruz ki: İlim öğrenmek ibadettir, İlimden bahsetmek cihattır, bilmeyene öğretmek sadakadır. İlim gurbette musahiptir, yoldaştır. İlim düşman üzerine silahtır. Bunun içindir ki müminin niyetinin halis olması çok önemlidir. “Ameller niyetlere göredir’’ hadis-i şerifinde anlatılmak istenen de tam anlamıyla budur, “ihlâstır”. İhlâs ise bir işi sadece ve sadece Allah Teâlâ’nın rızası için yapılması demektir.
Bundan mütevellit müminin niyetinin amelinden daha hayırlı olduğu sonucuna varabiliriz. Allah’ın rızasını kazanmak için ilim öğrenmeye ve öğretmeye gibi hayırlı bir işe girersek Allah da bize cennetin yolunu kolaylaştırır inşaAllah. Ama biliyoruz ki dünya alakası, kalbi meşgul ettiği gibi organları da yormakta ve bitkin düşürmektedir. Lüzumsuz ve boş laflar, meşguliyet ve harama dalmak, şüpheli şeylerle beslenmek, haram ve günahta ısrar ise işi iyice zorlaştırmaktadır.

Son olarak şunu belirtmek isterim ki; hakkı batıl, batılı hak yapmaya çalışanlar ilmi haysiyetten mahrum birer tağutturlar. Onların gayri meşru istekleri her durumda haramdır. Bunlar günümüzde hala etkisini göstermekte ve biz Müslümanların önlerine engel olarak çıkmaktadır. Yukarıda bahsettiğim gibi güzel bir eğitimin nihai çıktısı olmak varken bunların hiçbirini yapmayıp kula itaat ve sisteme ayak uydurup siyonistlerin peşinden gidersek sorunlu bir eğitimin nihai çıktısı oluruz. Edebiyattan beslenmemiş psikologlar, estetik duygudan yoksun mimarlar, duygudaşlık duygusundan yoksun doktorlar, öğrenme heyecanı sönmüş öğretmenler ve son olarak merak duygusu bitmiş akademisyenler olup nesillerimize kötü bir gelecek bırakmış oluruz. Hadis-i Şerif’te de geçtiği gibi : “Allah’a isyan edilen yerde kula itaat yoktur’’ anlayışı ile yola çıkıp bize düşen görevleri layıkıyla yerine getirip, ümmetin geleceği içinse Salih evlatlar yetiştirmeliyiz. Selametle..

Reklamlar

İnsanlık insanlığa nasıl emanet edilir?

Es-selemu aleykum,
Farkındayım uzun zamandır münasip bir vakit bulup sizlerle iki lafın belini kıramamıştık. Bugün “insanlığı insanlığa tekrardan nasıl emanet edebiliriz” mevzusuna değinmek istedim. Hepimiz zaman zaman ufakta olsa yaşamımızda bizleri etkileyen birtakım problemler ile karşılaşırız. Lakin geçen gün Manavgat- İstanbul yolculuğunda yanımda seyahat yoldaşım olan tontiş mi tontiş bir teyze vardı. Neredeyse 13 saat uyumadan yolu gözlemiş ve işin garibi çantasını bir saniye bile kucağından indirmemişti. Açıkçası çantasında tomarla para olduğunu düşünmüştüm. Yolculuğun ilerleyen vakitlerinde her ne kadar uykulu olsam da samimi bir şekilde muhabbet etmiş, bana ailesini anlatmıştı. Benim için aslında daha önemli şey olan çantasının içinde şalı, kişisel eşyaları vs. olduğunu itiraf etmesiydi. Orada gördüğüm manzara, toplum olarak nasıl bir güven bunalımı içinde olduğumuzun göstergesiydi âdetâ.. Bırakalım toplumun genelini, mümin mümine güvenemiyorsa, kuşku duyuyorsa “güven toplumu” nasıl inşa edilecek? Allah’ın selamı bile takas usûlü verilip alınır hale geldikten sonra insanlıktan hala bir şey beklenebilir mi? Şimdi insanlık ve insan köküne bakalım. İnsan denilen varlığın bir tanımını yapacak olsak muhtemelen elimizde birbiriyle çelişen onlarca tanım kalacaktır. Dolayısıyla doğru bir tanım yapabilmenin yolu insan ırkına dahil olmamaktan geçiyor sanırım. 🙂 Neyse insanlığın özünü kısaca birbirine dikkat etmek, anlamak ve işbirliği yapmaktır, diye tanımlayabiliriz. Her ne kadar kelime manası olarak bunu karşılamasa da insanlık; vahşi yaşamda birbirimizle savaşıp kısa hayatlar sürmek yerine birlik olup birlikte uzun hayatlar sürmektir diyebiliriz. Peki, insanlık öldü mü sorusunun altında yatan manayı hep birlikte inceleyelim. Öncelikle insanlık âleminin bu büyük kaybı, birçok yürekte derin, kalıcı yaralar açmış ve onları ürkütücü bir karanlığa sürüklemiştir. Ben de büyüdüğümü ilk anladığım sıralarda insanlık öldü diye tasvir ettiğimiz yaşamı benimsemiş, eğer ölmediyse elbet o da ölür bir gün dediğim bakış açısını üzerimden atamamıştım. Güvensizliği kendi lügatımızla açıklamak gerekirse, daha önce güvenilen dağlara kar yağması nedeniyle, gönül rahatlığıyla güvenilecek kimselere dahi temkinli yaklaşmaktır diyebiliriz. Biliyorum çağımızın en büyük hastalıklarından biridir güvensizlik. Ve güvensizlik hastalığından bahsettikten sonra tontiş teyzem haklı değil mi güvenmemekte diye sormak istiyorum. Tabi ki haklıdır herkes kendi çapında lakin bu kadar da olmaması gerektiğini savunanları duyar gibiyim. Bugün insan olmak yegane merhametli, güvenilir, zeki varlık olmak ise, gözden kaçırdığımız bazı şeyler var demektir. Binlerce yıldır bizden öncekilerin yaptığı gibi, aktarmak ve büyük insan birliğine katkı yapmaktır. Karıncayı bile incitmemizi istemeyen yüce dinimiz, insanların, insanlara kıyıp geçtiği bir hal aldı adeta..

Sonuç olarak felsefedeki insan insanın kurdudur yaklaşımından, insan insanın huzurudur yaklaşımına ulaşmamız gerekir. İnsana hak ettiği değeri vermek ve bunun için mücadele etmek insanlığın kendine gelmesi demektir. İnsanın kendine gelmesi kendini gerçekleştirmesi insanlığın kurtuluşunu da mutluluğunu da gerçekleştirecektir. Emanet, emin ve mümin aynı kökten gelmektedir. Aslında Kuran’ın emanet kelimesini geniş anlamda kullanmasından hareketle, kâinatta var olan her şeyin emanet sistemiyle birbirine bağlı olduğu söylenebilir. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’inde şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak Allah size emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder .” (Nisâ Suresi, [4:58])

İnsan insana, vatandaşlar vatana, komşular birbirine, işçi patrona, patron işçiye emanettir. Herkes bulunduğu noktaya bu cepheden bakar ve emanetin tersinin güvensizlik, ihanet olduğunun da bilincine varırsa problemler asgariye inebilir. Emniyet içerisinde yaşamanın yegâne yolu, emaneti tevdi edene ettiğimiz imanın bilincine varmak, elimizden, dilimizden emin olunacak ve emanete riayeti ahlak hâline getirecek hakiki Müslüman olmaktır. İslam toplumu demek güven toplumu demektir. Toplum olarak güvenli değilsek imanımızı gözden geçirmemiz gerekir.
Son olarak ‘’ İnsanlık çok ilerledi, artık görünmüyor! ‘’ (Robin Sharma)
insanlığın ilerlemesini mesafeden ziyade yürekte hissetmek ümidiyle..

Temiz çevre için biz neler yapmalıyız?

Es-selemu aleykum,

Malumunuz 15 Eylül Dünya Temizlik Günü. Bununla alakalı sosyal medya da birçok haber, etkinlik vs görmüşsünüzdür. Benimde dün Facebook aracılığıyla bir sivil toplum kuruluşunun paylaşımı üzerine bilgi sahibi olduğum önemli bir gün. Bu yüzden 15 Eylül gelmeden evvel böyle bir yazı yazmak istedim. Bu günde dünya genelinde bir çok kuruluş gönüllülerle birlikte temizlik yapacakmış. Aslında Türkiye ayağı olarak bu kuruluşların projesine destek vermeli, 150 milyonu aşkın insan ile birlikte dünyamızı temizlemeye çalışmalıyız. Bir laf vardır bilir misiniz bilmem? Herkes kendi kapısının önünü süpürse sokaklar tertemiz olur diye. İşte bu da böyle bir muhabbet. Herkes kendi üstüne düşen görevi yapsa hayat daha yaşanabilir bir hal alır belki de. Elbette bu bahsettiğim olayı sadece bir gün değil her gün yapılmalıyız. Tüketici bir toplum olduğumuz aşikar. Maalesef tükettiğini üretmede veyahut geri kazandırmada o kadar da iyi değiliz. En azından çoğu ülke için bu böyle. Ben dedemlerin bana bıraktığı geleceği yaşıyorum. Ben de ileride torunlarıma güzel bir gelecek sunmak için elimi taşın altına atmam gerektiğinin gayet farkındayım. Ve farkında olmalıyız.. Birkaç cümle ile yukarıda size bahsettiğim etkinlikten kısaca bahsedeyim izninizle.

15 Eylül 2018 Dünya Temizlik Günü’nde 150 ülkeden milyonlarca gönüllü, küresel atık problemine karşı toplanacak ve 1 günde dünyayı temizlemek üzere güçlerini birleştirecek. ‘Doğa olmazsa spor olmaz’ felsefesini benimseyen Decathlon, World Clean Up Day’i Türkiye’de yaygınlaştırmak ve çevreyi çöplerden arındırmak adına Lets Do It Türkiye Koordinatörü Sivil Yaşam Derneği koordinatörlüğünde yerel belediyelerce JCI desteğiyle harekete geçti. Türkiye’de belirli çöp toplama noktalarında doğayı temizlemeye hazırlanan Decathlon, bu sorumluluğu yalnızca takım arkadaşlarıyla değil,tüm kullanıcıları ile gerçekleştirmeye hazırlanıyor. Özellikle çevre temizliği konusunda müdahaleye ihtiyaç duyan bölgelerde birlik oluşturacak olan Decathlon, İstanbul,Çorlu, Bursa, İzmir, Muğla Bodrum, Antalya, Mersin, Adana, Kayseri, Ankara ve Samsun’da gönüllülere çağrı yapıyor. Siz de hareketin bir parçası olmak, daha temiz bir gelecek için yardım etmek isterseniz Decathlon’un blog sayfasından katılım formu doldurabilir, buluşma noktalarını öğrenebilirsiniz.

Zaten biz biliyoruz ki islam dinine göre bir Müslüman bedenine ve elbisesine temizlik konusunda özen gösterdiği gibi çevre temizliği hususunda da aynı özeni göstermesi gerekir. “Şüphe yok ki Yüce Allah(c.c) temizdir, temizliği sever. İkramı boldur, ikramı sever. Cömerttir, cömertliği sever.” (Et-Tıbbün Nebavi s.216).

Herkes için yaşadığı yerin temiz olması kendi sağlığı ve toplumun sağlığı için önemlidir. Zira bir insan ne kadar temiz olursa olsun yaşadığı çevre kirliyse mikropların yayılması ile hastalanabilir ve toplumda bu hastalıklar yayılabilir. Bu yüzden evimizin, okullarımızın, sokaklarımızın, parklarımızın, denizlerimizin temiz olması hem dinî açıdan hem de sağlığımız açısından önemlidir. İnsan çevresinin temiz olmasına dikkat etmeli, Allah’ın (c.c.) emanet olarak verdiği bu güzel evreni de en iyi şekilde korumalıdır. Böylece çevremizi neden temiz tutmamız gerektiğini bir kez daha hatırlamış olduk.

Hatta çevre temizliği ile alakalı olarak beynin de diğer bütün organlar gibi oksijen ve gıdalarla beslendiğini belirten uzmanlar “Çevre kirliliği hafızanın zayıflamasına yol açıyor, temiz hava beyin sağlığı için ilk şart” diyor. Fabrika, kimyasallar vs ne kadar kurtuluruz orası meçhul tabi. Ama biz zarardan minimum seviyede uzaklaşsak bile bizim için kâfidir. Çevre kirliliğini, insanın doğaya verdiği zarar olarak tanımlarız bunda hemfikirdir herkes. Buraya kadar hep zararlarından bahsettim zaten. Peki bunun için neler yapmalıyız? Bir de işin bu boyutuna odaklamak lazım. Doğanın korunması ve tahribatının engellenmesi zorunludur ilk önce bunu bileceğiz ve bunları çocuklarımıza öğreteceğiz. Az önce bahsettiğim gibi gelecek nesillere iyi bir çevre bırakmak için kirlenmeleri mutlaka önleyecek, yeşil alanları çoğaltmak ve hayvanları koruyup kollamak gerekecek. Bilinçsizce sağa sola attığımız plastik ürünlerin doğada 400 yıl kadar çürümeden kalabildiğini çocuklarımıza söylersek belki karşı karşıya kaldığımız tehlikenin boyutlarını biraz olsun anlayabilirler. Sonuç olarak, çevrenin kirlenmesini önlemek için üzerimize düşen görevleri mutlaka yapmalıyız. Kimse yapmıyor, ben niye yapıyorum? mantığı ile yola çıkarsak bir yere varamamış oluruz. Sonra ülkemize gelen turistler video çekip il il dolaşıp yerdeki çöpleri toplarlar, biz de yine mahçup olduğumuz ile kalırız. 🙂 O yüzden temizliğe bir zorunluluk olarak değil normal gündelik hayatımızın bir parçası olarak bakmalıyız. Nufus artışı, kentleşme ve sanayileşmenin bilinçsiz yapılanma sonuçları olarak ortaya çıkmış birçok kirlilik, aslında insanın çevredeki doğal kaynakları değerlendirmesi olağan bir süreçtir. Ancak kaynakların düzensiz ve kötü kullanımı endüstriyelleşme adına çevreye önem verilmemesi sonucu doğa kendisini yenileyemez ve dengesini koruyamaz hale gelir. İnsanların sadece kendilerini ve bugünü düşünmeleri sonucu gelecek nesillere yeterli kaynak ve temiz bir çevre kalmayacak böyle giderse. Biz biz olalım “Temizlik imandandır.” Hadisini unutmadan, hayatımıza yön verelim. Unutmayalım ki bu dünya hepimizin. Burada insanların değil, tüm canlıların hakkı var. Hakkına girdiğimiz her canlının ahirette bizden alacağı olacaktır. En basitinden yola attığımız sakızların kuşların gagasına yapışması.. Akıllı varlıklar olarak görülen biz insanların üstüne düşen görevi layıkıyla yapacağına yürekten inanıyor, yerden çöp toplamanın da kimseyi küçük düşürmeyeceğini bilakis onu değerli bir insan yapacağını tekrar tekrar altını çizerek hatırlatmak istiyorum.

İstanbul 1.durak “Emirgan”

Es-selemu aleykum,

Bir süredir seyahat dışında birçok farklı konularda yazı paylaştığımın farkındayım. Lakin seyahatten daha elzem olan mevzulara değinmenin daha faydalı olacağı kanaatine varmıştım. Bu sıralar Manavgat’tan İstanbul’a hayli yorucu geçen bir taşınma muhabbetimiz oldu. Açıkçası efe olduğumuzun hakkını veriyor gibiyiz. Göçebelik genlerimizde var 🙂 Tahminen bundan 4 yıl evvel İstanbul’da yaşadığımız vakitlerde “daha da bu vilayete gelmem, insanlar duyarsız, çok kalabalık nefes alınmıyor, buraya bir daha gelirsem ne olayım” dediğim günleri daha dün hatırlıyor gibiyim. Hayatta büyük lokma ye ama büyük konuşma demişler. İstanbul gezilesi, görülesi bir şehir olabilir ama hala da yaşanabilir bir şehir statüsünde olduğunu düşünmüyorum. Günden güne artan nüfus yüzünden yakında giriş için insanlar vize alabilir, şaşmamak lazım. Hal böyle olunca İstanbul’a hiç gitmemiş olanlar için veya gitmiş lakin Emirgan korusunu ziyaret etmemiş olanlar için bir yazı derlemek istedim. Bu yılın Nisan ayında Çerkezköy de ikamet ettiğimiz zaman ayın on ikisinde bir ilaç şirketi ile mülakat görüşmem olacaktı. O vesile ile İstanbul’u uzun bir aradan sonra tekrar görüp gezme fırsatı yakalayacaktım. Mülakat sonrası hemen soluğu Emirgan da aldım.(hemen derken trafikten burada bahsetmiyorum). Bu arada haftasonu piknikçilerin akınına uğradığı için hafta içi gitmek ve Emirgan’ın tadını doya doya çıkarmak daha mantıklıdır. Yürüyüşe birebir deniz manzaralı bir parkı var. Türkiye’nin en iyi dinlenme mekanlarından biridir. İçinde, sarı köşk, pembe köşk ve beyaz köşk olmak üzere 3 köşk mevcuttur. İstanbul’un bu yılki verilerine göre; parklarına, korularına, meydanlarına ve cadde kenarlarına bu yıl 125 ayrı türde toplam 30 milyon adet lale soğanı, Gülhane Parkı’na 49 farklı türde 2 milyon 250 bin adet lale, Emirgan Korusu’na 125 farklı türde 3,5 milyon adet lale dikilmiş. Yani koruda tüm lale türleri görülebilir. Ayrıca Yıldız Korusu’na 45 farklı türde 500 bin adet lale, Zeytinburnu Soğanlı Bitkiler Parkı’na 167 farklı türde 500 bin adet soğanlı bitki olan Lale, sümbül, nergis ve muskari gibi soğanlı bitkiler dikilmiş. Beykoz Korusu’na da 25 farklı türde 300 bin adet lale, Göztepe 60. Yıl Parkı’na 100 farklı türde 1 milyon 657 bin 500 adet lale dikilmiş. Saymakla bitmeyen bu koruların birbirinden güzel laleye ev sahipliği yaptığı aşikar. Peki laleyi, çiçeklerin içinde bu kadar değerli kılan neydi acaba? Lam Elif He harfimi? Yoksa başını dimdik tutması, tek bir çiçek vermesi mi?Vahdet yani teklik ve her şeyde sadece onun olması mı?
Belki de bu kadar kısa sürede görünüp kaybolması arttırır değerini.
Kendini özletir bir yıl süreyle, hasret bırakır kendine.
Nasılda güzel yol kenarları onlarla.. Nasılda güzel renkleri ve çeşitleri var sizce de öyle değil mi?
Çevreye verdiği hoşluk ve maneviyatı ne kadar da farklı!

Sebep ne olursa olsun ben laleyi çok seviyorum. Ve yarattığın her şeyde seni seyrederim Rabbim. Hamd olsun.. İncelikler incesi mahsun, boynu bükük lale. Şiirlere konu olan edebiyatın nadide parçası lale.. Hüznün, yalnızlığın simgesi lale…

Ne zariftir, ne çekicidir, ne gizemlidir değil mi kıvrılırken renkler ebru teknesinde? Bu kainatta yaratanını aramak, bir resimde ressamını aramak gibidir. içinde görülmez fakat var olduğu bilinir.

San’atlı bir eser, san’atkârı icab eder: Sanat varsa mutlaka bu sanatın sanatkarı vardır, sanatkar olmaksızın sanatın olması mümkün değildir.

Kainattaki her bir fiil; Allah’ın bir ismine ya da sıfatına intikal eder. Rızkın Rezzak’a, temizlik fiilinin Kuddüs ismine, hayatların Hay sıfatına intikal etmesi gibi…

(1) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, Yirmi Beşinci Pencere

Sonuç olarak eğer İstanbul’a seyahat için gelmişseniz veya gelecek iseniz ziyaret etmelisiniz dediğim nadir güzellikte yerlerdendir. İstanbul’un her yeri gezilesi. Emirgan bunlardan sadece binde biridir diyebilirim. Pet şişe atıp akbil kartı yükleme olayından sonra yol paranızı da dert etmezsiniz. 🙂 Her sene nisan aylarında lale festivali düzenlenen koru, başta İstanbul olmak üzere Türkiye ve yurt dışından gezmeye gelen insanlara da çokça rastlanır.

“8 Eylül Kitap Okuma Günü”

Es-selemu aleykum, bugün İzmir’in kurtuluşundan evvel ki gün olan 8 Eylül Kitap Okuma Günü. Ülke geneline baktığımızda sosyal medyada kitap kapağı paylaşanların sayısı, gerçekte kitap okuyanların sayısından hayli fazla bunu hepimiz gayet iyi biliyoruz. Bende bu farkındalığı desteklemek adına bir yazı yazmak istedim.Allah (c.c) tarafından okumaya, yazmaya, öğrenmeye, öğretmeye, eğitmeye ve eğitilmeye kabiliyetli olarak yaratılan insan; düşünen, düşündüğünü sözle ifade eden, konuştuğunu yazan ve yazdığını da okuyabilen bir varlıktır.
Bu özellikleriyle insan; eğitim ve öğretime en uygun ve en kabiliyetli canlıdır. Bilindiği gibi Cenabı Allah:”Yaratan Rabbinin adıyla oku; O, insanı bir Alakadan yarattı. Oku! İnsana bilmediklerini öğreten, kalemle (yazmayı) belleten Rabbin, en büyük Kerem sahibidir.”( Alak,1-5) buyurmak suretiyle, insanın daima arayış içinde olması gerektiğini, eğitim ve öğretimle her an içice bulunması lüzumunu belirtmiştir. Peki Kur’an’da 96.sure (Alak Suresi) 1.ayette Oku deniyor. (Ikra’ bismi rabbikellezî halak.)(Yaradan Rabbinin adıyla oku.) Peki oku denen ayete göre Peygamberimiz(s.a.v) neyi okuyor? “Oku” kelimesinden kasıt nedir? Cevabı şöyle versek daha münasip olabilir. Oku demenin aslında, yazılı bir metinde bir şeyleri seslendirmek olmadığını söylememiz gerekebilir. Okumak, Türkçedeki gibi Arapçada da aynıdır; “İdrak etmek, yorumlamak” gibi kullanabiliriz. Çünkü Araplar da öyle kullanır. Oku ifadesi “ikra” diye geçer. Yani bize verileni önce okuyacağız daha sonra idrak edecegiz. Tamam bu cepte. Diğer bir husus ise ömrü hayatımız da hiç bitmeyecek bir şey varsa o da okumaktır diyebiliriz. Okuma olayı bir uzun yoldur; beşikle başlar, mezarla biter. Beşikle başlar ifadesi kimisine göre biraz mübalağa kaçmış olabilir, lakin hatırlatmak

gerekir ki şimdiler de anne-baba demeyi öğrenen okula gidiyor.! Okuma bir arayıştır, hakikati, doğruyu, güzeli arayış. Her arayış içinde bulma heyecanını barındırır. Umut ve heyecan, okumanın ayrılmaz iki vasfıdır. Okuma insanlığın, umut ve heyecan da canlılığın şartıdır. “Kitap neden okumamız gerekir?” kısmına sadece günün hatırı dolayısı ile değinmek istediğimi hatırlatmak isterim. Yoksa bizler gibi yaşını başını almış insanlara kitap okumanın önemini anlatacak değilim, estagfirullah. Ama şunları gönül rahatlığıyla söylemek isterim; evimizde akşamları kitap okuma saatleri olsun. Televizyonları, telefonları kapatalım. Teknoloji detoksu yapalım. 🙂 Çaylarımızı, kahvelerimizi alıp münasip bir alan belirleyip okumaya başlayalım. Kişisel olarak belki yapıyor olabiliriz lakin böyle güzel bir meziyeti olan ailede olursa daha hoş olur, huzur olur, böyle bir ailede yetişen kişiler de bilgili, beşerî ilişkileri seviyeli, özgüven sahibi olgun kişiler olurlar.
Bir insanın hayatta kendisine yapabileceği en büyük iyilik bilinçli bir okur olmaktır. Aydın insanlar grubuna girmek, sağlam bir kişiliğe sahip seçkin bir insan olmak, güzel konuşma yetisi kazanmak istiyorsak, kitaplar bizim ebedî dostlarımız olmalıdır. Lezzetin sadece damak zevkinden ibaret olmadığını günün birinde anlarız umarım. Okumanın lezzetini hakkıyla yaşamamız temennisiyle..

Her kapının anahtarı “Sevgi”

Es-selemu aleykum,
Bugün sizlere küresel açlık bir yana, fakat bizleri daha fazla kasıp kavuran, derin hasarlar bırakan gönül açlığı, kavramından bir pencere aralamak istedim. Çevremizde sık sık duyarız, insanlar sevmeli birbirlerini, her işin başı sevgi vs diye. Sevginin yönelimi, iyiye, doğruya, güzele, hoşluk verene doğrudur. Sonuç olarak bize mutluluk vermeyen bir toplumda sevme eğilimlerimiz azalır ya da giderek körleşir. Peki, gerçek sevgi nedir? Gerçek sevgi, karşımızdakine tüm içtenliğimizle davranma, düşlerini ve acılarını izleme, ona onun içinden bakabilme ve yaptıklarını da hiçbir yarar sağlamadan yapabildiğimiz bilinç dışı bir bilinçtir diyebiliriz. Mikdam İbnu Madikerib (r.a) anlatıyor: Efendimiz (s.a.v) buyurdular ki: ‘’Biriniz kardeşini seviyorsa, ona sevdiğini söylesin.{Ebu Davud,Edeb 122,(5124);Tirmizi, Zühd54,(2393)}
Bu işin evveline dönecek olursak, sevgisiz bir çocukluk geçiren bireyler ömür boyu büyük sorunlara yol açabilir tezini elbette ki savunabiliriz. Sevgi duygularının uyanması, harekete geçmesi genellikle bir sevgilinin varlığı ile mümkündür. Sevgili kavramını sizlere bırakıyorum. Dileyen dilediği şekilde düşleyebilir. Anne olur, evlat olur, cansız materyal olur. Zihinlere kelepçe takmak istemiyorum. Ben ise burada ilk önce sevgisizlikten bahsettim ve ilerleyen zamanda maddi aşktan manevi aşka hızlı bir geçiş yapacağım, kalp katılığından da bir nebze bahsettikten sonra yazımı sonuca bağlayacağım, hedefim bu yönde inşaallah.

Diyebiliriz ki birini karşılığı olmadan sevmek hayatımız boyunca katlanabileceğimiz en zor deneyimlerden biri olabilir. Birini gerçekten sevdiğimizde, o insan ile samimiyetimizi paylaşır, birini sevmenin saf mutluluğunu tadarız. Gerçek anlamda sevdiğimizde, sahip olduğumuz güzelliği ortaya çıkartarak, sevdiğimiz insana en iyi halimizi yansıtırız. Peki, Mecnun ile Leyla’nın aşkında asıl mesele neydi? Mecnun’un meselesindeki aşkta Leyla bir basamak mıydı? Yoksa Leyla gerçekten kavuşmak istediği kişi miydi? Bence aşığın gayesi esas olan Leyla’yı aşıp mutlak aşka ulaşmaktı. Aynı zamanda Mecnun’un düşündüğü, hem vuslata ermek, hem de aşkı ebedi yaşamak olabilirdi. Bununla beraber, çoğu zaman hakiki aşka geçmek için Mecnun gibi veyahut Ferhat gibi mecazi aşk eleklerinden geçmemiz gerekebilir. Bu kadar giriş yaptıktan sonra hala daha sevgi ve aşkın tanımını yapmadın direk konuya daldın diyenler olabilir. Şayet tanım yapmaya lüzum var mı bilmiyorum. Aslında herkes kendi kültürü ve yaşam tarzıyla aşkı, sevgiyi açıklayabilir. Böylece sevginin tanımının herkes için farklı olduğunu söyleyebilme hakkımız olur. Biliyoruz ki insanda imanın ve bütün güzelliklerin karargâhı kalbidir. Hadiste ‘’Şüphesiz ki Allah (c.c), sizin bedenlerinize, görüşünüze ve mallarınıza değil, kalplerinize nazar eder.’’ Bu nedenle Efendimizin(s.a.v) talebeleri olan sahabeler, kalplerini sürekli kontrol etmişler ve sevgisizliğe geçit vermemişler, mide açlıklarından daha çok gönül açlıkları onları alakadar etmiştir. Çünkü asıl açlığın gönül açlığı olduğunu tam anlamıyla hissetmişlerdir. Çok şanslılarmış ki gönül ağrısı, açlığı çektiklerinde yanlarında bir gönül doktoru bulabilmişler. Ve dertlerine en etkili, en güzel reçeteleri yazdırabilmişlerdir. Hatta bununla alakalı olarak şöyle bir temsilden bahsedeyim. Bir gün sahabelerden biri Efendimizin yanına gelir ve kalbinin katılaştığını söyler ve dertlenir. Efendimiz kıyamete kadar geçerliliğini yitirmeyecek muhteşem formülünü talebesine iletir. ‘’Kalbinin yumuşamasını dilersen, ya bir fakiri doyur ya da bir yetimin başını okşa. (Ahmed b.Hanbel, Müsned,2,263)

Kısacası Hakkı dinlememek, haktan uzak olmak kalbin katılaşmasına, huşunun kaybolmasına ve gözyaşının kurumasına sebeptir. Hatta Hz.Ali (r.a) İnsanın gözünün yaşının kuruması, kalbinin katılaşmasının sebebi ise fazla günah işlemesindendir, diyerek teşhisi koymuştur.Sevgi ve aşk kavramlarını biraz olsun ele almaya çalıştım. Aşkın üzerine bir şeyler daha yazıp daha sonra yazımı sonlandıracağım. Aşk, biraz daha sevginin yoğun şeklidir diyebilirim. Elbette aşk yakıcıdır, terbiye edicidir. Aşkın maddi ve manevi şekillerde olabildiğini gördük. Yukarıda az da olsa Mecnun ile Leyla örneğinde manevi aşka değindim. Manevi aşkın da hakiki aşkın da Allah aşkı olduğundan hem fikiriz artık. Yüce Allah bir Kudsi hadisinde şöyle buyurmaktadır:’’ Ben gizli bir hazineydim bilinmeyi arzu ettim, âlemi yarattım.’’Bu demek oluyor ki, Allah’ı seven kişi onun yarattıklarını da aynı şekilde sever. Ve son olarak, dünyaya gözlerimizi açtığımızda ilk olarak anne sevgisi ile karşılaştığımız bu duygunun, her kapıyı açan anahtar hükmünde olduğunu bilmeli, yanımızdan hiç ama hiç ayırmamalıyız. Selametle..

İçimize yolculuk😊

Es-selemu aleykum bu yazıyı yazma niyetim kendi içimize yapmamızı planladığımız yolculuğumuzun adımları olacak. Kemerleri bağlayıp arkamıza yaslanalım, hicret başlıyor. Şimdi öncelikle gurbet nedir ne değildir, kelime manası ile ona bakalım. Gurbet ve garip; her ikisi de garp kökünden geliyor. Garip sözcüğünün temel anlamının “acayip, tuhaf, alışılmadık” olduğu anlaşılıyor doğal olarak. İnsanın bu dünyadan olmadığını ve içinde hep bir yalnızlık, gurbet hissinin var olduğunu biliyoruz. Gurbet hissi insanın bu dünyaya ait olmadığını idrak etmesidir bir bakıma. Aslında kendi ülkemizde hatta kendi ailemizde bile yalnızlık hissetmemiz bundandır. Çünkü hiçbir şeyin kalıcı olduğunu düşünemiyoruz, her ne kadar sonsuzluk istesek de bir gün her şeyin bir uykudan ibaret olacağının farkındayız. Gurbet ancak edebiyet ile buluştuğunda mutlu sona ulaşır. Sokrates’e birisi için “seyahat onu hiç değiştirmedi” demişler. O da: “Normal, nefsini de beraber götürmüştür” demiş. Gurbet gerçek değildir. Ve gerçek olmadığı için bunca mal ve mülkün birgün bitecek olmasından kaynaklanan endişeler, doyumsuzluk, hep daha fazla daha fazla diyerek geçen ömürler. Yaşadıklarından bir şey anlamayan biz insanoğulları ömür sermayesini pekiyi tüketiyoruz. İnsan bir şeyden haz alabilmesi için o şeyin yokluğunu tatmaya muhtaçtır her zaman. Açlık, soğuk, yalnızlık bunlara örnek olabilir belki de. Ama aslına bakarsanız istenen bir kere ele geçti mi verdiği haz sönüp gidiyor. Yani geçici şekilde tatmin olmak mümkün ama mutlu bir halde sürekli kalmak imkânsızdır. Biz sürekli değiliz ki hazzımız sürekli olsun değil mi? İnsanların garip ütopyaları vardır: bazen yeni bir iş, bazen de yeni bir eşte sonsuz mutluluk ararlar. Ama yoktur. Neden? Çünkü ilâhî saadeti dünyevî hazlarda arayan felâh bulmaz. Yaratan’a muhtaç olan kalbin yarasını yaratılmışlar nasıl tedavi etsin diye sorarlar adama. Bir anlık düştür hayat. “Vücut bulmuş her ruh yalnızlığa mahkûmdur.” diyen Aldous Huxley ise yalnızlığı en yalın haliyle açıklamıştır. Evet, dünyaya yalnız düşülür ve bir kalbe girmedikten sonra nereye gidersen git sana ait olandan gayrı hiçbir şey senin yalnızlığını dindirmez. Sanırım kalplerin ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olması böyle açıklanabilir. Hiçbir kalp O’nu anmadıkça tatmin olamaz ve O’ndan başka hiçbir şey ile huzur ve sükûn bulamaz. Cemal Süreya tek bir dizeyle adeta bunların hepsini toparlayıvermiş sanki: “Gurbet yavrum, garba düşmektir gurbet”. İşin aslına gelecek olursak öyle ya da böyle bu uygarlığın iki dünyası vardır diyebiliriz. Biri dünya diğeri ise ahirettir. Ve akıllı insan elbette dualarında sadece bu dünyayı istemez, iki dünyasının da mamur olmasını ister. Bununla alakalı olarak Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Her kim ahiret kazancını isterse, biz onun kazancını artırırız, her kim de dünya kazancını isterse ona da ondan veririz, ama onun ahirette hiçbir nasibi yoktur.” (Şura/20) .Ve en çok etkilendiğim diğer bir ayette’’ Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir. Bu, tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azab; Allah’tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.” (Hadid/20).

Herkes bu açıdan hayatına bakarsa görür ki, şu geçen hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçmiş, geri kalan ömür ise bir rüzgâr gibi uçmuş gitmiş. Ölmeden önce uyanmak dileğiyle..

Allah kullarının kalplerine merhamet tohumu ekmiştir.

Es-selemu aleykum, bugün diğer yazılarımın birbiri ile bağlantılı olmasını istediğim için merhamet konusunu bu sefer de Allah’ın biz kullarına olan şefkati ve merhameti üzerinden ele almak istedim. Cenab-ı Allah, evladı anne ve babaya bir emanet olarak gönderir. Anne ve babanın çocuğu arasında bağ içtendir, fıtridir. Güçleri yettiği müddetçe evlatlarının ellerinden tutarlar, hayatta kaybolmasınlar diye. Aynı şey kalabalık bir çarşıda küçük çocukların kaybolmasınlar diye ellerinden sıkıca tutulduğu gibi. Fıtrat gereği her ebeveyn çocuklarının üzerine titrer. Demem o ki bir anne kolay kolay yavrusundan vazgeçmez, canından bir can olduğunu bildiği için onu her çeşit haylazlığına karşı şefkat ve hoşgörü ile karşılar. Annesinin himayesinde olduğunu bilen çocuğun duyduğu huzurdan, daha büyük bir huzuru, merhameti herkesi kuşatmış olan Allah’ın kullarının duyması pek tabiidir. Allah (c.c)kullarına, bir anneden çok daha ileri derecede şefkat ve merhamet ile muamele ettiğini bilmemiz gerekir. ‘’Ben kulumun beni düşündüğü gibiyim.’’ Kudsi hadisini hatırımızdan çıkarmamamız gerekir. Bu hadis bizlerin büyük görevi ve güvencesidir. O’nun rahmetiyle tecelli edeceğini düşünerek bir ümit içinde yaşamak, elhamdülillah.. Doğaya baktığımızda insanoğlundan ziyade diğer canlıların da bir merhamet seline kapıldığını görebiliriz. Hatta bununla alakalı olarak efendimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor: Allah rahmetini yüz parçaya ayırdı. Doksan dokuzunu kendi yanında tuttu, bir parçasını ise yeryüzüne indirdi. İşte bu parça rahmet sebebiyle bütün canlılar birbirine merhamet ederler. Hatta kısrak emzirirken yavrusuna basıp zarar verir korkusu ile ayağını kaldırır. (Buhari,Edeb,19;Müslim,Tevbe,21). Sanırım bugün yeryüzünde o merhamet kırıntısını bulan doyuyor. Merhametin ne anlama geldiğini unutan insanoğlu onunda bir yolunu bularak kapitalizm çarkına bir yenisini daha eklemiş. Aslına bakarsanız haberi okudukça ağlamak istedim. Haber tam da şöyle: ‘’Anneniz mi yok? Var ama, çok mu uzakta? Ya da var fakat onu sevmiyor musunuz? Peki, 40 dolara harcayabilecek durumda mısınız? O halde artık kendinize bir saatliğine şefkat gösterecek anne kiralayabilirsiniz.’’ Haberin devamını okumak isteyen İngiltere’nin Guardian gazetesinin trajikomik haberine göz gezdirebilir. Orada kiralık bir anne işini başlatan 63 yaşındaki bir kadından bahsediyor. Böylece Need a Mom kavramı doğmuş oluyor. Yani bu haber üstüne daha ne denir bilmiyorum. ‘’Allah’ın kullarının kalplerine yerleştirdiği merhamettir ve Allah, ancak merhametli kullarına rahmet eder.’’( Müslim,Cenaiz11:Buhari Merda 9) Ve rahmette bereket vardır. Bereketsizliğimizin bedelini biz zaten merhametsiz oluşumuz ile çekmişiz meğersem. Allah’ın bizleri bu denli sevgi ve şefkate karşı hassas yaratması hikmetsiz değildir. Bu hikmetin sırrı Rahman ve Rahim olan Allah’a sığınma ihtiyacımızı doğal olarak yansıtır. Böyle insanlar Allah’a yönelirler ve her konuda Allah’a tevekkül ederler. Fatiha suresinin 6-7.ayet mealleri ile yazımı sonlandırmak istiyorum. ‘’Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil.’’amin..

Hayvanlar Allah’ın sessiz kullarıdır.

Es-selemu aleykum dünkü kardeşlik yazımdan sonra bugünde sevgili dostlarımız hayvanlar ile iletişim ve onlarla yapmamız gereken empatiden bahsetmek istiyorum. Biliyorsunuz ki Türkler eskiden beri hayvanlara önem vermiştir. Birçok hayvan türü Türk boylarının simgesi haline gelmiş hatta edebiyatta, türkülerde hayvan sevgisi yoğun hissedilmiştir. Bu sevgi, merhamet selinin Osmanlı Devletine de yansıdığını elbette görebiliriz. Çünkü bütün mahlûkata şefkatle muamele edilmesi gerektiğini söyleyen bir dinimiz var elhamdülillah. Bu kadar hayvanlar ile iç içe yaşayan milletimiz Türkiye’de hayvan severleri bir araya getiren ilk resmi derneği 1912’de Himaye-i Hayvanat Cemiyeti adı ile kurmuştur. Osmanlı Devletinde hayvanlar ile yapılan yenilikler birçok hayvanın güzel ve kaliteli yaşam sürmesine vesile olmuştur. Hayvan ve ağaçlar yararına oluşturulan vakıflar,kediler için yapılmış binalar,hayvanların beslenmesi için tahsis edilmiş uşaklar, hayvanların beslenmesi için bırakılan miraslar(ki o zaman kuşların beslenmesi için sadece 30 altın ayrılırmış),sokak hayanları için düzenlenen şiş kebap günleri, bakıma muhtaç leylekler için bakım merkezi (Bursa’daki Gurabahane-i Laklahan), kuş ve kedi hastaneleri, yük hayvanlarına fazla yük bindirme tarzındaki merhametsiz uygulamalar için verilen fetvalar. ( Ahi Evran Üniversitesi, Sosyal Bilimler Ens. Dergisi, cilt1,sayı1,2014 Empati ve Hayvanlarla iletişim). Bunlar böyle sayıp sayıp bitiremeyeceğimiz türden güzelliklerdir. Gel gelelim şimdi 21.yy acaba hangi devlet böylesine ciddi ve merhametli kanunlar ile devletini yönetmektedir. Hayvanlar hakkında Tevrat, Zebur, İncil’de hayvanlar ile alakalı az da olsa hükümler vardır. Kur’an içerisinde ise yedi surenin hayvan adı taşıyarak hayvanları konu edinmesi de İslam dininde hayvanlara verilen değeri gösteriyor. Örneğin ankebut,bakara vs gibi isteyen araştırabilir. 🙂 Bir diğer hususta sağlık konusundadır. Abdurrahman b. Osman’dan gelen rivayete göre Peygamberimiz(s.a.v) bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor: ‘’Bir tabip efendimize ilaç yapımında kurbağanın kullanılmasını sordu. Efendimiz (s.a.v) adamı kurbağayı öldürmekten nehyetti.(yasakladı.) Yeri geldiğinde sağlıkta bile kesin hükümler verebilen dinimiz, bugün taciz edilip ve öldürülen, merhametsizce sokağa atılan hayvanlar içinde aynı hükümleri tekrar tekrar hatırlatmaktadır, anlayabilene elbette.. Allah bütün mahlûkatı biz insanların hizmetine sunmuş iken biz nankör insanoğulları neyin davasını yürütüyoruz? Sessiz dostlarımız ile bir kere olsun empati kuralım. Üşüdüğünüzde emin olun dışarıda onlar da üşüyor. Sıcak günlerde çok zor değil mesela bir kap su koymak. Hadi bunların hiçbirini yapamadık diyelim o halde dostlarımıza zarar vermeyelim, onları ufak dahi olsa incitip zedelemeyelim. Konuyla alakalı güzel bir hadis de var elbette. Efendimiz(s.a.v) şöyle buyuruyor: “Kim bir kuşu boş yere öldürürse, o kuş, avazını Arş’ın etrafını sararcasına yükseltip kıyamet gününde mahşere gelerek şöyle der: “Ey Rabbim! Beni öldürene sor niçin boş yere beni öldürdü?” Bu kadar merhamet dolu bir peygamberimiz var ve onun ümmeti olarak bizde bize kalmayacak dünya için günahlar biriktirmeyelim. Dünya hepimize yeter de artar. Hep derim hayvanlar ile konuşuyorum, anlaşıyorum zorlanmıyorum diye. Ve hala sözümün arkasındayım. İnsanın kalbi, insanlara ve diğer canlılara karşı sevgi ve şefkat duyguları dolu olmalıdır. Vesselam..